Büro İş Sendikası'ndan 'İskilipli Atıf' Çıkışı: Vatana İhanetten Cezalandırılan Bir Şahsın Mezarını Ziyaret Edip...

Büro İş Sendikası , geçtiğimiz günlerde İskilipli Atıf'a yapılan mezarlık ziyareti ve daha sonra sosyal medya hesabından paylaşılan içerikle ilgili Çorum Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

Büro İş Sendikası'ndan 'İskilipli Atıf' Çıkışı: Vatana İhanetten Cezalandırılan Bir Şahsın Mezarını Ziyaret Edip...

Büro İş Sendikası , geçtiğimiz günlerde İskilipli Atıf'a yapılan mezarlık ziyareti ve daha sonra sosyal medya hesabından paylaşılan içerikle ilgili Çorum Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

08 Şubat 2021 Pazartesi 17:08
Büro İş Sendikası'ndan 'İskilipli Atıf' Çıkışı: Vatana İhanetten Cezalandırılan Bir Şahsın Mezarını Ziyaret Edip...

İskilipli Atıf'a 'Şehit' denilen resmi paylaşım büyük tepki çekmişti. Büro İş Sendikası'nın yaptığı suç duyurusunda, Çorum Valisi, İskilip Kaymakamı, Çorum Milletvekili, Çorum Belediye Başkanı, Hitit Üniversitesi Rektörü ve paylaşım ve ilgili ziyaretle ilgili sorumlulukları tespit edilecek diğer kişi ya da kişilerin yer aldığı görüldü. 

Büro İş Sendikası Genel Başkanı Alay Hamzaçebi, suç duyurusuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Vatan haini mandacı işbirlikçi İskilipli Atıf'in mezarını ziyaret eden, öven Çorum valisi ve diğer katılanlar hakkında suç duyurusunda bulunduk. Tarihe kayıt düşüyoruz." ifadelerini kullandı.

Suç duyurusunun gerekçesinde ise şu ifadeler yer aldı:

Bilindiği üzere; Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi üzerine itilaf devletleri ile
Osmanlı Devleti arasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmış ve bu
anlaşmanın sonucunda Osmanlı Devleti dağılmaya başlamıştır.
Bu süreçte, 15 Şubat 1919 tarihinde Cem‘iyyet-i Müderrisîn adı ile bir meslek
örgütlenmesi olarak Fatih dersiamlarından Abdülfettah, Geyveli İbrâhim Hakkı,
İskilipli Mehmed Âtıf ve Ermenekli Mustafa Saffet Efendi tarafından kurulmuş ve
daha sonra Teâli-î İslâm Cemiyeti adı ile anılan kurulmuş olup; söz konusu cemiyet
hilafetin ve saltanatın sürdürülebilirliğinin itilaf devletlerinin himayelerine girerek
mümkün olduğunu, bu suretle itilaf devletlerine yönelecek tepki ve mücadelenin
yanlış olduğunu, bu suretle Kuvay-ı Millîye'nin her ne pahasına olursa olsun
engellenmesi ve saltanat ve halifeliğin kalmasının ancak bu milli güçlerin kaybetmesi
ile mümkün olabileceğini savunmuşlardır.
İskilipli Atıf, bu cemiyetin başkanıdır.


Teâli-Î İslâm Cemiyeti, Damat Ferit'in "Hürriyet ve İtilaf Fırkası"nı desteklediği gibi
aynı zamanda İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti ile de birlikte hareket etmiştir.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti de Damat Ferit ve Sait Molla gibi üyeleri bünyesinde
bulundurmuş ve İngiliz Mandasını savunan ve Türk millî varlığına düşman bir
cemiyettir. 20 Mayıs 1919'da kurulmuş ve ingilizlerden para yardımı aldığı da tarihi
belgelerle ortaya konulmuştur. Bu cemiyet de Anadolu'da karışıklıklar çıkarmayı ve
Kurtuluş Savaşı'nı engellemeyi temel amaç olarak görmüştür.
Dönemin ileri gelenleri ile siyasi kişilikler, mevcut durumlarını muhafaza etmek ve
işgalden kişisel menfaat sağlamak amacıyla bu cemiyetler çatısı altında
örgütlenmişler ve ulusal kurtuluş mücadelesini engellemek ve ingilizlere bağımlı bir
Osmanlı Devleti hayali ile hareket etmişlerdir.


Marmara ve Ege'de, Konya-Bozkır'da, Delibaş Mehmet İsyanında da etkin rol
oynayan bu cemiyetler, kurtuluşu memleketin kurtuluşunda ve bağımsızlığında değil;
kendi kişisel kurtuluşlarını müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhid etmekte
bulmuşlardır.


İskilipli Atıf, II. Abdülhamit döneminde de memleket zararına eylemlerde bulunmak
suçundan dönemin şeyhülislamı tarafından Bodrum'a sürgün edilmiştir. Bodrum'da
bir süre ikamet eden İskilipli Atıf, başkasının pasaportu ile gizlice Kırım'a kaçmış,
meşrutiyetin ilanı ile birlikte İstanbul'a dönmüştür. Sonrasında da 31 Mart İsyanında
tutuklanmış, sonrasında da Mahmut Şevket Paşa suikastinden sorumlu tutularak
Sinop'a sürgün edilmiştir. Buradan Çorum'a, sonrasında Boğazlayan'a ve
sonrasında da Sungurlu'ya sürgün edilmiştir.


1919'da ise milli mücadele döneminin başlaması ile Teâli-Î İslâm Cemiyeti'nin başına
geçen Atıf tarafından 26 Eylül 1919'da Milli Mücadele karşıtı bir bildiri yayımlanmış
ve bildiride, Kuvayı Milliyecilere “adi eşkıya”, “deli”, “cani”, “kudurmuş haydutlar” ve
“aldanmışlar” şeklinde hakaretler yağdırılmıştır. Yine Teâli-Î İslâm Cemiyeti, 26
Ağustos 1920'de milli mücadele karşıtı çok ağır bir bildiri daha yayımlamıştır:
“Anadolu'nun masum ve mazlum ahalisine…”


“Birinci Dünya Savaşı'na katıldılar; yediler, içtiler, çaldılar, keyif ettiler, kalan
herkes öldü, sefalet, acılar çekti. İmparatorluk parçalandı. Şimdi de Anadolu'da
Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye maskaraları çıktı…”
“Yazık, bin kere yazık ki gerek harp içinde ve gerek Mütarekeden sonra
memleket, bunların fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da
Talat, Enver, Cemal, Mustafa Kemal vesaire gibi beş on eşkıyanın vücudunu
ortadan kaldırmak için icap eden küçük fedakarlığı göze aldırmayarak
memleketi ve kendilerini ebedi tehlikeden kurtarmak ve selamete çıkarmak
yolunu idrak edemedi ve hâlâ edemiyor.”


“Millet aldanıyor, aldatılıyor. (…) Kendisini hâlâ aldatmaya çalışan heriflere
diyemiyor ki, ‘Ey hainler! Ey Allah'tan korkmayan ve Peygamber'den haya
etmeyen mahluklar; savaştınız, başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup
oldunuz, bizi de o yolda mahv ve perişan etiniz. (…)”
“İngiltere ve Fransa gibi muazzam ve muntazam devletlere meydan okuyorlar.
Bu yüzden İngilizleri kızdırıp üzerimize Yunanları musallat ettiler. (…) Bir
taraftan Yunanlarla savaşıp diğer taraftan kaçıyorlar. (…) Düşünmüyorsunuz
ki, Yunanlara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim için hayırlı ve
menfaatli bir şey olmaz.”


“Hem, sizler, ey yalancı ve deni şakiler! Kendi memleketinize karşı ecnebi
milletlerden hiçbirinin yapmadığı eşkıyalık ve kötülükleri yapıp, milleti,
memleket eşrafını, ulemasını asıp keserek, mallarını yağmalarken kendinize ne
hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuvayı Milliye namını veriyorsunuz? Milleti
öldürerek, mahvederek milletin hukukunu koruyacaksınız, öyle mi?”
“Bu bagileri, bu asileri, bu eşkıyaları mümkün olduğu kadar az zaman içinde
yakalayıp ortadan kaldırmak hepimiz için bir farzdır.”
“Ey kahraman askerler! Savaş yıllarında sizi cephe cephe sürükleyen ve aç
susuz süründüren ve din kardeşlerinizin, hemşehrilerinizin boş yere ölmesine
neden olan birkaç kişi arasında Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi
zalimler de var idi. (…)
Bugün yine o eşkıyalar, bagilerdir ki, elleri birtakım yetimlerin, dul kadınların
kanlarına bulandığı halde kalbinize sokularak sizi mahvetmek, evlatlarınızı
yetim, eşlerinizi dul bırakmak ve servet ve saadetinizi tamamen çalmak için
şeytanın dahi aklına gelmeyen hile ve desiselere başvuruyorlar. Siz, bu
zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız? Elinize aldığınız
fetvayı şerif ki Allah'ın emridir, okuduğunuz hattı münif ki halifemizin,
padişahımızın bir fermanıdır. Siz, Allah'ın emrine, halifenin fermanına uyarak
bu canileri, bu katil canavarları, daha ziyade yaşatmamakla memur ve
mükellefsiniz. Şu alçaklar ve hempaları, bu cinayetleri hep sizin sayenizde
yapıyor. Bunların vücutlarını tamamen dünyadan kaldırmak, beşeriyet için,
Müslümanlık için bir farz olmuştur. (…) Askerler, bu kadar uyuduğunuz artık
yeter, bu zalimlere alet olduğunuz artık yeter…”
İşte bu ihanet bildirisi 30 Ağustos 1920'de Yunan uçakları ile Anadolu'nun dört bir
yanına atılmıştır.
Yine Ağustos 1920'de İskilipli Atıf ve Teali İslam Cemiyeti, bir “ihanet bildirisi” daha
hazırlayarak kurtuluş ve hürriyet için mücadele eden milleti “Kuvayı Milliye eşkıyasını
ortadan kaldırmak için yemin etmeye” davet etmiştir.
25 Kasım 1925 sonrasında şapka devriminin kabulünün ardından ise, şapka devrimi
öncesinde "Şapka takmak küfürdür" diye kitap yazan, "Müslümanlar dinlerine,
kalpleriyle ve dilleriyle olduğu kadar feslerinin sarığı ve püskülü ile de bağlı
olmalıdırlar. Bu bağı bozmak düpedüz dinsizliktir, küfürdür!" diyen İskilipli Atıf İstiklâl
Mahkemesi'nde yargılanmış ve şapka karşıtı kitap yazmaktan değil, halkı
Cumhuriyete karşı isyana ve irticaya teşvikten ve başkanı olduğu cemiyetin Milli
Mücadele'deki ihanet bildirilerinden yargılanmıştır.
Sonuçta, Ankara İstiklal Mahkemesi zabıtlarında yer alan 3 Şubat 1926 tarihli
kararla halkı isyana ve irticaya teşvikten ve Milli Mücadele'de başkanlığını yaptığı
Teali İslam Cemiyeti'nin ihanet bildirilerini Yunan uçaklarıyla Anadolu köylerine
attırmaktan Ceza Kanunu'nun 55. Maddesi gereğince “anayasayı tağyir” suçundan
idama mahkum edilmiştir.


İşgalcilerle işbirliği yapan ve vatana ihanet suçundan cezalandırılan İskilipli Atıf adlı
şahsın mezarının Çorum Valisi, İskilip Kaymakamı, bir milletvekili ve bir üniversite
rektörü tarafından ziyaret edilmesi, "şehit" olarak anılması demokratik, laik bir Hukuk
Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde tasavvur dahi edilemez bir olaydır.


Bununla da yetinilmemiş; Çorum Valiliği, anmayı "İskilipli Mehmet Atıf Hoca
şehadetinin 95. yıldönümünde mezarı başında dualarla anıldı" notuyla sosyal
medyada paylaşmakta da herhangi bir beis görmemiştir.
Yine Çorum Milletvekili Erol Kavuncu, “İskilipli Atıf Hoca, talimatla kurulan, idam
mangaları, sabıkalı İstiklal Mahkemeleri’nin verdiği karar neticesinde haksız ve
hukuksuz bir şekilde idam ediliyor. Vatanı, milleti, inancı uğruna canını feda eden
Atıf Hoca’yı zulmen idam eden zihniyetin bir özür borcu vardır” söyleminde
bulunmuştur.
Kendi Anayasasını tanımayan, hukuku tanımayan zihniyetin tarih bilincinin de bu
derece kötü durumda olduğunu görmek büyük üzüntü verici bir durumdur.
Öyle ki; halkı isyana ve irticaya teşvikten ve Milli Mücadele'de başkanlığını yaptığı
Teali İslam Cemiyeti'nin ihanet bildirilerini Yunan uçaklarıyla Anadolu köylerine
attırmaktan ceza alan İskilipli Atıf, demokrasi şehidi ya da düşünce özgürlüğü
suçlusu gibi lanse edilmeye çalışılırken; asgari tarih bilincinden yoksun bu önemli
mevkilere gelebilmiş kişilerin söylemlerinin "şapka devrimine karşı çıktı diye asıldı"
şeklinde vücut bulması son derece manidardır.
Son derece basit bir bilgi taraması ile İskilipli Atıf'ın şapka devriminden yaklaşık 2
sene önce yazdığı kitap nedeniyle asıldığı gibi bir algı propagandası yapan zihniyet,
kendi tarihine dahi şaşı olduğunu ortaya koymaktadır.
Oysa İskilipli Atıf, 2. Abdülhamit döneminde de memleket zararına eylemlerde
bulunmak suçundan dönemin şeyhülislamı tarafından Bodrum'a sürgün edilmiş;
buradan başkasının pasaportu ile gizlice Kırım'a kaçmış, meşrutiyetin ilanı ile birlikte
İstanbul'a dönmüş; 31 Mart İsyanında tutuklanmış, sonrasında da Mahmut Şevket
Paşa suikastinden sorumlu tutularak Sinop'a, Çorum'a, sonrasında Boğazlayan'a ve
sonrasında da Sungurlu'ya sürgün edilmiş bir kişiliktir.
Dahası, "Müslümanlar dinlerine, kalpleriyle ve dilleriyle olduğu kadar feslerinin
sarığı ve püskülü ile de bağlı olmalıdırlar. Bu bağı bozmak düpedüz dinsizliktir,
küfürdür!" diyen İskilipli Atıf'ın şapka devrimine karşı çıktı diye asıldığını ileri
sürmek de apaçık bir cehalettir.
Öyle ki müslümanların dinlerine feslerinin püskülü ile bağlı olmalarını, aksi
takdirde dinsiz ve küfre gireceklerini iddia eden kerameti kendinden menkul
alim; fesi islâmiyet inancının bir parçası olarak görmek gibi son derece absürt
bir yaklaşıma da imza atabilmiş bir zihniyetin ürünüdür.
Fes, Osmanlı Devleti'ne 2. Mahmut tarafından getirilmiştir. Fesin, Osmanlı
Devleti ile de islâmiyetle alakası da yoktur. 2. Mahmut, bir modernleşme adımı
olarak 1829'dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes
giymesini zorunlu kılmıştır ki işte bu yüzden kör taassubun pençesine düşmüş
yığınlar bu reformist Osmanlı Padişahına bile "gavûr padişah" lakabını
takmışlardır.
Anlaşılacağı üzere, geçmişte fesin gelmesine karşı çıkan kör taassup
mensupları, festen şapkaya geçişe de aynı şiddetle karşı çıkmışlardır. Bunu da
milletin manevi duygularını, inançlarını sömürmek ve tahrik etmek sureti ile
kullanarak yüzlerce iç karışıklığa sebep olmuşlar, bu uğurda kendi
menfaatlerini temin etmek, kendi şahsi istikballerini oluşturabilmek için şahsi
emellerini müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhit etmekten de çekinmemişlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının "Başlangıç" bölümünde Türk Vatanı ve Milletinin
ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu
Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman
Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda;
dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye
Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddi ve manevi mutluluğu ile çağdaş
medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; millet iradesinin mutlak üstünlüğü,
egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına
kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi
demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına
gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı
medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda
bulunduğu; hiçbir faaliyetin Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve
ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk
milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma
göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine
ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı; her Türk vatandaşının bu Anayasadaki
temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli
kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddi ve
manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;
topluca Türk vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde,
milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü
tecellisinde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten
sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve "Yurtta sulh, cihanda sulh" arzu ve inancı içinde,
huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu; FİKİR, İNANÇ VE KARARIYLA
anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp
uygulanmak üzere TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk
evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur." denilmektedir.
Şüphelilerin eylemi, Milli Mücadele ve Cumhuriyete alenen bir meydan okuma olarak
meydana gelmiştir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 309. Maddesinde cebir ve şiddet kullanarak,
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu
düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını
önlemeye teşebbüs edenlerin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile
cezalandırılacakları, bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde,
ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunacağı, bu maddede
tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü
güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı düzenlenmiş; mülga 765 sayılı Türk Ceza
Kanununun "Devlet kuvvetleri aleyhinde cürümler" başlığını taşıyan 146 .
Maddesinde Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun tamamını veya bir
kısmını tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet
Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs edenlerin
ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm olacağı, 65’inci maddede
gösterilen şekil ve suretlerle gerek yalnızca gerek bir kaç kişi ile birlikte kavli veya
tahriri veya fiili fesat çıkararak veya meydan ve sokaklarda ve nasın toplandığı
mahallerde nutuk irat veyahut yafta talik veya neşriyat icra ederek bu cürümleri
işlemeğe teşvik edenler hakkında, yapılan fesat teşebbüs derecesinde kalsa dahi
ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası hükmolunacağı, birinci fıkrada yazılı suça
ikinci fıkrada gösterilenden gayri surette iştirak eden fer’i şerikler hakkında beş
seneden onbeş seneye kadar ağır hapis ve amme hizmetlerinden müebbeden
memnuiyet cezası hükmolunacağı düzenlenmiştir.
1982 Anayasasının 2. maddesi ile Türkiye Cumhuriyetinin temel niteliği “hukuk
devleti” olarak tayin edilmiştir. “Hukuk devleti; insan haklarına saygı gösteren ve bu
hakları koruyucu adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini
zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasaya uyan devlettir.”
Şüpheliler, eylemleri ile ve sonrasında da basın yayın kuruluşları aracılığı ile beyan
ettikleri çerçevede ikraren kabul etmekte bir sakınca görmedikleri eylemlerini
savunmaya devam etmişler ve Anayasayı İhlâl, Görevi kötüye kullanma, Suçu ve
suçluyu övme ve Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret suçunu işlemişlerdir.
Devlet memurlarının ve kamu görevlilerinin görev, yetki ve sorumlulukları yasalarla
açıkça düzenlenmiş olup; Devlet memurları ve kamu görevlilerinin; 657 sayılı
Kanunun 6. Maddesinde düzenlendiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına
ve kanunlarına sadakatla bağlı kalmak ve milletin hizmetinde Türkiye
Cumhuriyeti kanunlarını sadakatla uygulamak zorunda oldukları izahtan
varestedir.
Bu itibarla; adı geçen şüpheli/şüpheliler hakkında gereğinin yapılmasını teminen işbu
suç duyurusunun yapılması zarureti hâsıl olmuştur.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.